Bizim Mahalle

Çocuklar sokakta oynamayı çok seviyorlardı. Mahalledeki hanımların büyük bir kısmı çocukların seslerinden koşuşturmalarından, ayakaltında dolaşmalarından mustaripti.

En az üç çocuklu ailelerin yaşadığı bir mahallede yaşlıların sakin yaşaması söz konusu olamazdı. Çocuk sayısı beşi altıyı bulan ailelerde vardı. Çok çocuklu ailelerin genelde ekonomik imkânları ya kısıtlı ya da hiç yoktu. Okuryazar sayısı bir elin parmakları kadar çıkmazdı. Genelde memur ve asker aileleri okuyan kesimi temsil ediyordu. İlkokul diplomasının çok kıymetli olduğu yıllardan bahsediyorum. Diploma sahibi olana tüm devlet kapıları açılıyordu. Devlet memuru olmak o yıllarda mülkiye amiri olmak kadar rağbet görüyordu.

Karşı komşumuz üç çocuklu fakir bir aile idi. Evin hanımı saç üzerinde ekmek pişirirdi. Yakmaya genelde odun bulamaz saman yakardı. Çocukları arkadaşlarımızdı. Ne zaman onların evine gitsek evin hanımı bize hamur pişirip sıcak saç üstü ekmeği ikram ederdi. Sobasının üzerinde kış yaz çayı eksik olmazdı. Annem ona bacı derdi. Adı Hatem idi. Biz çocuklarda bacı derdik. Kedileri ve çocukları çok severdi. Çok kedisi vardı. Evin içinde ve bahçesinde özgürce dolaşırlardı. Hepsine isim vermişti. Biz de kedi sevmek için her gün evlerine giderdik. Annem orada olduğumuzu biliyorsa bizi çok aramazdı. Onlara gitmemize izin verirdi. Bacının çocukları da sıkıldıkları zaman bize gelirlerdi. Birlikte oynardık. Bacının büyük oğlu anneme anne derdi. Bizden büyüktü. İmkânsızlıktan okuyamamıştı. İlkokuldan sonra eline boya sandığını tutuşturmuşlardı. Günlük ekmek parasını kazanmaya başlamıştı. Sabahları erken kalkıp Ekmek fırınından bir tabla dolu simit alır, sokak aralarında “Simitçiii!”diye seslenerek satardı. Haçlığını çıkaracak kadar kazanırdı. Günün kalan zamanında boya sandığını alır, şehir merkezinde bir yerde ayakkabı boyacılığı yapardı. Akşam olunca yorgun bir şekilde evlerine dönerdi. Bu yaşta çalışıp ailenin geçimine katkıda bulunma sorumluluğu altında ezilen bu çocuğa çok üzülürdüm. Babası da hamaliye işleri yapardı. Küçük bir çocuğun sırtına yüklenen sandığın ağırlığından fazlasını yüreğimde hissediyordum. Bu çocuk ailenin geçimine katkı sağlamak zorundaydı. Çok sürmedi; ben orta öğretime başlamıştım. Onu da İstanbul’daki amcası yanına götürmüştü. Üç yıl sonra çocuğu gördüğümde çok değişmiş yakışıklı bir ergen olmuştu. Konuşması bile kibarlaşmıştı. Anlattıklarına bakılırsa birkaç iş deneyimi olmuştu. Hayat onu çabuk olgunlaştırmıştı. Kardeşlerim ve ben hala sokakta çocuklarla koşturmaca oynuyorduk. Öğrenim yıllarım hızla akıp geçti. Mesleğimi elime almıştım. Ailemden ayrı bir şehirde çalışıyordum.  Fırsat buldukça memlekete gelip birkaç gün ailemle kalıp tekrar işime dönüyordum.

Bir yılbaşı tatilinde ailemin yanına geldim. Kutlama yapmıyorduk. İzin günümü onlarla birlikte geçirmek istemiştim. Televizyonda yılbaşı programını izliyorduk saat on ikiye birkaç dakika vardı. Evimizin dış kapısı yumruklanarak dövülüyordu. Noel baba galiba diye gülüştük. Bize duyurmak için taşla vuruluyordu. Hemen toparlandık. Babam avludan beri “Kim o?” diye seslendi. Sonra kapıyı açtı. Bahçeden konuşma sesleri geliyordu. Anlaşılmıyordu. Babam evin giriş kapısına gelince bize “Misafirimiz var.” dedi. Bu saatte diye şaşırmış annem ile birbirimize bakmıştık. Babamın arkasından hemen misafir içeri girip  “Annem benim.” diyerek annemin elini öptü. Gelen komşunun oğlu idi. Kucağında mavi bir kundağa sarılmış uyuyan bebek vardı. Omuzuna kocaman bir hurç asmıştı. Babam hurcunu omuzundan alıp kenara indirdi. Annem kundakta ki bebeği kucağından aldı odadaki divana dikkatlice yatırdı. Ben bir kenara çekilip olan biteni gözlemliyordum. Annem buyur ederek eliyle yer gösterdi. Bu geliş normal bir gelişe benzemiyordu. Konuşmalarından kucağında bebeği ile sokakta kaldığını anlamıştım. Hal hatır sorulduktan sonra halini arz etmişti. Yatacak yer bulamadığı için gelip anneme sığınmıştı. Çok üzüldüm. Bir gece kalıp geri İstanbul’a dönecekti. Hikâyesinde anlattığına göre eşi ile tartışmışlar oda çocuğu ile birlikte kış günü onları kapıya koymuştu. Bu nasıl bir annedir? Anlayamıyordum. Bebeğin birikmiş bezleri ve çamaşırlarını makinede yıkatıp sobanın çevresinde sabaha kadar kurumaya bıraktık. Annem evde bulunanlardan atıştırmalık yiyecek hazırladı. Misafire ikram etti. Tam bir gündür ağızına lokma girmediğini söyledi.  Bebekte sadece süt ile beslenmesini geçiştirmiş. Pirinç unundan sütlü muhallebi yapıp bebeğe yedirdik. Baba ile oğulun karınları doyurulunca yorgun bedenleri yatağa koyulur koyulmaz uykuya teslim oldu.

O gece evin içinde tek uyku tutmayan ben değildim. Annemde üzüntüden uyuyamamış erkenden kahvaltı hazırlamıştı. Islaklıktan kurtulan bebek mışıl mışıl uyuyordu. Misafirimiz uzak yola gideceği için hemen kahvaltıdan sonra bebeği doyurup üzerini değiştirdi. Temizliğine annem de yardım etti. Kuruyan çamaşırları ben katladım,  hurcuna yerleştirdim. Bebeği sıkı bir şekilde kundağına babası sardı. Ayrılırken gözleri dolu dolu olmuştu. Allaha ısmarladık dedi. Annem onlara dua etti. Annesine selam iletmesini söyledi. O da her şey için teşekkür etti. Evlerinin kapısını kontrol etti. Kapalıydı. Kendi annesi de ondan habersiz dün İstanbul’a gittiği için kapıda kalmışlardı. Sabah telefon açarak öğrenmiştik. Baba ile bebek tekrar yollara düştü.

Aynı gün bende yola çıktım çalıştığım şehire giderken akşamdan beri yaşadıklarım benimle birlikte gidiyordu. Günlerce yaşadığım olayın etkisinde kalmıştım.

Memlekete geldikçe komşu oğlunun haberlerini duyuyordum ve çok üzülüyordum.

Amcası yanına çağırdıktan bir yıl sonra onu evinden çıkartmış. Köprü altlarında yatmak zorunda kalmış. Hangi işe girdi ise başarılı olamamış. Zamanla sokak çocuğu olmuş. Aslında çok zeki bir çocuktu. Fakirlik, sahipsizlik onun yakasını bırakmamış. Birkaç yüz kızartıcı suça adının karıştığını söylüyorlardı. Zaten dedikodu bir yayılınca yapmadıkları şeyleri bile o yaptı diye anlatırlar. İnsanlar hiçbir günahtan korkmadan en pis işlerinde kimsesiz fakirleri, masumları kullanırlar. Maalesef çocukluk arkadaşımızın hazin sonu tüm arkadaşlarımızı etkilemişti. Herkes kısadan meslek sahibi olup ayakta durmayı başarmıştı.

O arkadaşımız tıpkı kendisi gibi problemli bir ailenin kızı ile evlenmiş. Bir oğlu olmuştu. Yılbaşı gecesi gelen bebek misafirimizin kaderi de babasınınkinden çok farklı değildi. Yıllar sonra bebeğin halası ile karşılaştığımda ” Onu sorma .“dedi.” O da babası gibi sokak çocuğu oldu.”

Ne diyeceğimi bilemedim nutkum tutuldu.

Çocukları sokaklarda yaşamaya zorlayanlar değil de, sanki sokak çocuğu olmayı onlar tercih etmişler gibi soğukkanlı bir ifade ile söylemişti. Ağabeyi ve yeğeni hakkında konuşurken; bir insanın buz dağı gibi sevgisizliğini hisseden ruhum adeta cenderede sıkıldı. İçim acıdı. Bir an önce bulunduğum mekânı terk etmek istedim.

Bir insan kardeşine, kanından canından olan bir cana nasıl bu kadar nefretli ve acımasız olabilir? Hafızam almakta zorlanıyordu. Müsaade isteyip işlerimin yoğunluğunu bahane ederek ayrıldım. Günlerce beton yürekli kız kardeş gözümün önünden ayrılmadı.

CategoriesGenel
    1. nurselsan1 says:

      anılar geçmişine insanları sıkı bağlayan gönül bağlarımız onlardan kopmamız adeta imkansız. yorum için teşekkürler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Begin typing your search above and press return to search. Press Esc to cancel.