KIR BAŞLI KIRBAÇLI YUNUS

KIR BAŞLI KIRBAÇLI YUNUS

Yunus’un yüreğinde ilk aşkı ukdeydi.

Doru atına atlar, kamçısını şaklatarak yavuklusuyla işaretleşirdi. Bitmek bilmeyen bekleyiş içinde akşama kadar muhtarın kapısının önlerinde dolaşırdı. Zalim babası insafa gelip  de kızını Yunus’a vermedi.

Haşim Ağa” Benden günahımı bile istese vermem. Kalmış ki kızımı uyuz oğluna verecekmişim. Köpeklere parçalatırım da onun oğluna yar etmem. Onun neslini kapımda yeşertmem “diye ağız dolusu kükremiş, uşağı ile haber göndermişti.

Bu sözler Yunus’un beyninde bomba tesiri yapmıştı. Haftasına kalmadan saçları ağarmıştı, Fadime çaresiz kalmıştı. Gönlü olmasa bile halasının oğlu İsa ile alelacele evlendirilmişti. Gerçi ondan da yüzünün güldüğü görülmedi. Yunus kahrından saçları ağartırken, Fadime namus belasına bu evliliğe katlandı garip…

Gönüllerdeki aşk ateşi yıllara inat küllerinden arınmayı beklerken, Yunus dün geceki gördüğü rüyasından ayıkamadı. İçinde depreşen hazlarla gülümseyerek sabaha uyandı. Kahvaltılık çayını acele yudumlarken, dizlerini silkeledi. Katlanmış paçasını düzeltti. Elleriyle karışmış, kırlaşmış saçlarını taradı. Doğru ahıra gitti. Asilin alnını öptü. Başını okşayıp yelelerini sıvazlarken mutluluktan uçuyordu. Kamçısını aldı. Kolunu yukarı kaldırdı. Kamçısını şakır şakır şaklattı. Kamçı havada daireler çizerek vınlayıp şakırdarken, Bulutları özlemle doldu. Göz pınarlarından çağlayıp yanaklarından süzüldü. ”Yaşlanmıştır” diyerek, dudakları acı ile bükülüp titrerken, elinin tersi ile yanağından sızan yaşları sildi.

Yunus’un bu halleri beni hep endişelendirir. Yeni bir maceraya atılacakmışız hissini yaşarım. Az koşturmadı beni kır bayır. Boynumda terkimde kırbaç izlerini taşırım. Can yakıcı sızılarını duyarım.

“Hadi oğlum Asil, tabana kuvvet hazırlan gidiyoruz. “ dedi.

Yol nereye çekerse ben oraya…

Bir zamanlar Fatma ile Yunus’u ormana, Bozkıra, komşu yaylalara taşıyordum. Alınca terkime ikisini rüzgâra, fırtınaya kanat açardım. Fatma’nın sarı ipekli şalvarı okşardı sağrımı inceden iyiceden. Sırtıma kelebek konmuşçasına uçuşurdu; mor sırmalı üç eteği püfür püfür serinletirdi. Ağustos sıcağında simleri dokundukça kuyruğumu gıdıklardı. Yunus’un beline sarınca ellerini, hiç istemezdim sırtımdaki heybe ile semeri. Yüzü ilk defa gülüyordu ayrıldığından beri. Paylaşır benimle çaresizliklerini. Bir bilseniz bu kulaklar neler işitti. En gizli kalan hislerini bana söyledi. Dedesi, on beşinde iken onu benimle tanıştırdı. Onun kanının ne kadar deli aktığını, ateşinin hassas derimi nasılda yaktığını, sevdası uğruna çektiklerini ve akıttığı yaşları bilirim. Hissederim. Benzer duyguları küheylandan ayrıldığımda yaşamıştım. Benimkiler onun acıları yanında nedir ki? Birlikte ağladık çoğu zaman.

Kalpte ateş var oldukça duman sarar dağ başını, seven sevdiğine sevdalandıkça, avunmaz yüreği. Gözler birbirine hasret kaldıkça, tutuşturur bir kıvılcım yüreği. Sert geçecek bu seneki sonbahar. Küllenir de sönmez olur yürekteki har. Çok sürmez yaylaların göç zamanı başlar.

Bir ayağını eyere bastı. Çevik bir hareketle attı diğerini sırtıma, kendini yerleştirdi. Asıldı koşumlara. Ağızımdaki gem az kalsın çenemi ayıracaktı. Topukları ile böğrümü mahmuzladı. Yine her zamanki gibi kişneyip kalktım şaha. Dere, orman kır bayır derken yolu vurdum yokuşa. Koştur koştur ulaştık obaların düzüne. Yol dayanmaz Asil’e. Hava güzel şansıma. Çatlasam da ulaşırım hedefe. Sabah yeli vurdukça Yunus’un bağrına, kanatlanmışçasına uçuyordu sevdanın semalarında. Gönlündeki ateş ne kadar saklasa da gözlerinden beli idi. Şarkı çığırarak devam etti yol boyunca.

Nihayet ulaşmıştık Fatma’nın obasına. Biraz yavaşladık. Adımlarımı çevirdim rahvana. Yol kenarında mezarlığa ulaştık bu topraklarda dedeleri yatıyordu. Az ileride bir kadın vardı. Siyah yeldirmesi sırtında, bağdaş kurup oturmuştu bir mezarın başında. Önce bir serviye beni bağladı. Sırtımdan yavaşça aşağı indi. Mezarlık girişindeki çiti açtı. Yaşlı kadına selam verdi. Kadın şalını sırtına indirmiş, önden açık yeldirmesini kucağına toplamıştı. Ellerini yelpaze gibi yukarı kaldırmış, rahmetlik babasına dua ediyordu. Eşini üç yıl önce rahmete uğurlamıştı. Ondan yadigâr olan bastonunu mezar taşına yaslamıştı. Dua okurken vücudu öne arkaya hafiften sallanıyordu. Yeldirmesinin sıyrılan kollarından, muslin kuması beyaz gömleğin sırma şeritleri ışıldıyordu. Yaka açığından güneş görmemiş solgun buruşuk teni gözüküyordu. İç eteğinin üzerine kalın gümüş bir kemer takmıştı. Sırt kısmından bakınca kalça yuvarlaklığı oldukça belirgindi. Etraftaki ölüm sessizliğini çekirge çığırtıları bozuyordu. Kadın Yunusun selamını duymamıştı.

“Ne mutlu dünyadan göçenlere, Şayet arkasından dua edecek birini bırakmışsa.” Dedi Yunus.

Kadın başını kaldırıp açık yakasını bir eli ile kapatmaya çalışırken, Bakışlarını kıstı. Şaşkın ifade ile Kır saçlı adamı tanımak için diğer eliyle gözüne gelen güneşi engellerken, sönük mavi gözlerindeki ışığı onun gözlerine odaklamaya çalışıyordu.

“Tanıyamadın mı? “dedi gülümseyerek.

“Çıkaramadım “dedi kadın.

“Yunus ben. Haşim Ağanın oğlu”

“Yu…Yunusss”dedi . Kekeleyerek, devamını getiremedi kadın.

İkisi de suskundu. Bir süre bakıştılar.(Doğrusu benim zihnimden geçti yaşadıkları anılar.)

“Yunus “dedi kısık sesle.Sustu.

“Benim yaa… Ne zaman öldü? Başın sağ olsun.

“Bayramın dördüncü günü ikindiye kavuşmadı. Sağ olsun eş dost bir olup babamı toprağa verdiler. Nerden gelip nere gidersin?”

Yutkundu. Dudaklarını ısırdı. Yunus.

“Dostun acısı dostuna malum olurmuş. Seni görmeyi diledim. ”Fatma tıpkı gençliğindeki gibi utandı. Yanakları renkten renge girdi. Bakışlarını yere indirdi. Yunus dizlerini kırarak onun yanına çömeldi. Bir elini omuzuna koydu. Sessizce yüzünü izledi. Ellerini birleştirip Mehta’ya dua okudu. Selamladı.

“Allah razı olsun. Rabbim kabul etsin “dedi. Oturduğu yerden kalkmak için bir elini toprağa dayayıp diğer eliyle bastonu almak için uzandı. Yunus ondan atik davranıp koluna uzandı. Tutup kalkmasına yardım etti. Kaldırırken Zayıf düşmüş kaslarının seğirmesini avuçlarında hissetti. Acaba aynı heyecanı yaşıyorlar mıydı? Yoksa korkudan mı titriyordu? Anlayamadı. Merak etmesine rağmen cesaret edip soramadı. ”seni evine götüreyim” dedi.

”Kendim giderim.” Derken hala panik yaşıyordu. Bir görenin olmasından çekinerek ”El âlem ne der.” dedi.

“O el âlem değil mi bizi ayrı düşüren. Bırak da yardım edeyim.” dedi.

Fatma bastonuna abanarak sırtındaki kamburunu doğrulttu. Bostan korkuluğu gibi dikildi.

“Var git yoluna, bana dokunma. Bu yaşa dek laf getirmedim adıma.” Der demez, Yunus adeta çöktü. Omuzları öne sarktı başı boynundan eğildi. Bedenini şiddetli bir titreme kapladı. Harama el uzatmışçasına sarsıldı. Her şeye rağmen insandı. Gözleri yaşardı. Ellerini uzatıp Fatma’nın zayıf ellerinin sıcaklığını avuçlarında hissetti. Karşı koymamıştı Fatma. Ellerini dudağına yaklaştırdı. Öperken, gözlerinin derinine baktı. Baktı…

Kendinden izler aradı. Bakışlarının feri sönmüş, deniz feneri gibiydi. Bir zamanlar sevgi dolu bu sıcak yüreğe nasılda bağlanmıştı. Şimdi ölen eşine sadakati karşısında, bu kadına saygı duyuyordu.

İki güzel insanın yanaklarından süzülen damlalar ellerinin üzerinden sızarak toprakla buluşmuştu.

Yol kenarına çıkıncaya kadar eşlik ettiği sevdasına, vuslatının mahşere kaldığının farkındalığı ile son bir kez sevgiyle bakarak veda etti…

Terkime atladığı gibi geldiğimiz yolu arkamızda toz bulutu bırakarak uzaklaşırken bastonuna dayanmış, el sallayan enkaz bir bedeni geride bırakmanın hüznünü yaşıyorduk.

NURSEL YEŞİLYURT

 

CategoriesUncategorized

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Begin typing your search above and press return to search. Press Esc to cancel.