KAMP ANILARI

KAMP ANILARI

Yaşadığım şehir sahilleri ile turistlerin ilgi odağı olduğundan, içinde yaşayanlar tatile çıkma ihtiyacı duymaya biliyorlar. Benim de tatile çıkma gibi bir düşüncem yoktu. Daha çok ormanlık ve dağ havası teneffüs edebileceğim, kaplıcaları olan yerlerde tatilimi değerlendirmek isterdim. Sakin dinlenebileceğim. Yerleri tercih ederim.

Genelde bu tür yerlere rezervasyon yapılarak gidilir. Kalacak yer ve yeme içme hizmetleri sunan bu ortamlarda insan bazen beklentilerinin dışında sürprizlerle de karşılaşıp umduğunu bulamaya biliyor.

Nedense insanın her ulaştığı yerde doğayı tahrip ve umursamazlık söz konusu oluyor. Tabiata gereken saygı ve sevgiyi görmediğimde çok üzülüyorum. Doğa sevgim fıtratımdan geliyor olabilir.

Türkler tarihleri boyunca tabiatla haşir neşir olmuşlar her gittikleri yere tarım ve hayvan yetiştirmeyi öğretip doğayı sevdirmişler. Kültürlerini yaymışlardır. Çoğunluk la göçebe hayatı yaşadıklarından Yayla ve dağ havasını tercih etmişler.  Bol oksijenli temiz havayı teneffüs etmenin zevkine ulaşmışlar. Doğanın bağrında yetişen güçlü sağlıklı nesiller yetiştirmişlerdir. Her ne kadar Yerleşik hayata geçseler de. Yine de içlerindeki dağ orman yayla özlemi nesilden nesille aktarılan kültür birikimidir.

Kamp yapma isteğimin temelinde atalarımızın öğretileri olabilir. Bazen bu özlemi dile getirdiğim zamanlarda oluyordu ama yoğun çalışma şartlarından zaman ayırıp gidememiştik.

Sıcak bir Temmuz günü öyle sonrası eşim hadi hazırlanın kampa gideceğiz deyince sevinmiştim. Nereye diye sorduğumda sürpriz demişti. Akşama az vakit olduğundan uzak bir yer olmaz diye düşündüm. Üç gün kalabiliriz deyince evde bulunan birkaç parça pike ve nevresimi de yanımıza almak için hazırladım.  Mevcut yiyecek ve meyvelerden bir sepet dolusu yiyecek aldım.  Et ürünlerini ve içecek türlerini yoldaki marketlerden temin ederiz düşüncesi ile mangal ve semaveri araca yerleştirmelerini çocuklara tembihledim. Bende zaruri ihtiyaç olacak malzemeleri paketleyip kısa sürede. Eşyaları araca yerleştirdik. Çocukların kamp çadırını ve şişirilerek kullanılan havası çıkarılmış yataklarını çoktan yerleştirdiklerini fark ettim. Onlar benden daha hevesliler mayoların bile hazırlamışlar. Demek ki deniz kenarına yakın bir yere gidiyoruz diye içimden geçirdim.

Kamp hazırlığını tamamlayıp ikindi namazından sonra yola çıktık. Marketten dondurulmuş parça tavuk ve pirzolalardan birkaç paket aldık. Yedek odun kömürü ve tutuşturucuda aldık. Yolumuza devam etmek üzere hareket ettik.

Güneşli bir yaz günü ikindiden sonra hava biraz serinlese de nem oranının yüksek olması Nefes almamızı zorluyor neyse ki aracın kliması idare ediyor. Kısmen de olsa rahatlıyoruz.   

Gittiğimiz yer deniz kenarında güneşin batışını rahatlıkla resimleyeceğimiz etrafı çitlerle çevrilmiş özel bir mülk. Hiç kimse tarafından rahatsız edilmeyeceğimiz bir yer olması güven verici. Kumsalı oldukça temiz ve güzel. Gün boyunca kızgın güneş kumlar üzerindeki etkisini hala yitirmemiş. Sandalet siz kumlara basılmıyordu…

Hep beraber kamp çadırımızı kurmaya başladık. Kap çadırımız oldukça büyük. İçinde ev ortamı kadar rahat edebileceğimiz alan oluyor. Kalabalık bir aile için ideal. Çarçabuk çadırımızı kurduk. Çocuklar hemen denize koştular. Bende ayaklarımı ıslatarak serinletmeyi tercih ettim.  Kumlara ayakkabımı çıkarıp basmıştım hem çok sıcaktı hem de çadır kurulana kadar terlemiştim. Denizin suyu iyi geldi.

Denizin mavi ve berrak olması su altındaki hayatı çıplak gözle izlememi sağlıyordu. Rengârenk çakıl taşları kim bilir kaç yüzyıllardan beri aşınarak oval yuvarlak irili ufaklı pürüzsüz şekiller almışlardı. Bazı yerleşik kayaları yosunlar kuşatmıştı. Hepsi başlı başına araştırıp incelenmeye değer dünyalardı. Bulunduğumuz yere henüz insanlar el sürmemişler karşı kısımları yazlıklar doldurduğu için doğanın yapısı bir hayli zarar görmüştü.

Denizin içindeki taşlar albenileri ile insanı cezbediyordu. Ağırlıkları olmasaydı, koleksiyon yapmak için binlercesini toplardım.

Küçücük balık larvalarını bir görmenizi isterdim. Adeta suyun altında kaynıyorlardı. İzlemeye bile doyum olmuyor. Güneş tepelerin arkasına doğru çekilmeye başladı. Çocuklar babası ile biraz açıldılar. Fazla uzaklaşmayın diye tembihledim ama duymazlıktan gelip, yanıt bile vermediler.

Biraz daha suların içinde dolaşıp, deniz taşlarının fotoğraflarını aldım. Gün batarken beğendiğim görüntüleri resimlemekle yetindim. Zamanın nasıl geçtiğini anlamadım.

Eşim ve çocuklar sahilden uzaklaşmışlar çok fazla açılmışlardı. Geri dönmeleri için el salladım ama gördüklerini sanmıyordum. Güneşin batışının farkındalar dönerler diye düşündükten sonra, geldiklerinde acıkırlar, yiyecek bir şeyler hazırlayım diye çadırın yanına geldim.

Mangal yakmasını pek beceremem. Eşim gelene kadar deneyim belki yakarım diye, mangalın başına bir hevesle geçtim. Tahta parçalarını resimli kitaplarda gördüğüm gibi yerleştirdim. Kibrit ile çırayı tutuşturup, çatılmış odun parçalarının altına yerleştirdim. Yaktığım ocağı gözlemlemekten mutluydum. Odunlar tutuşurken çıtır çıtır sesler çıkarıyorlardı. Birlikte çıkan alevler hafif rüzgârın etkisi ile dans etmeye başlamışlardı. Adeta şov yapıyorlardı. Turuncu, sarı, kırmızı mavi renklerle karışıp yeşilimsi bir sarmal oluşturuyor, yağmur sonrası çıkan gökkuşağına benziyorlardı. Ateşin renkleri daha canlı ve sıcaktılar. Sıcak mangalın başı hafif bir uyku hali yaptığından fazla başında durmak istemedim. Bir kaç parça kömürü paketin ağzını açıp yanan odunların üzerine attım. Odunların alevi kısa sürede onları da tutuşturmuştu. İlk defa kendi kendime mangal yakma deneyimim başarılı olmuştu. Mutluydum.

Deniz kenarına tekrar giderek ellerimdeki kömür karasını temizledim. Çocuklar geri dönüyorlardı. Bebekliklerinden beri yüzmeyi çok güzel öğrenmişlerdi. Konuşma sesleri gülme ve kahkahaları martı seslerine karışıyordu. Gelmekle çok iyi yapmışız. Onlarında ihtiyaçları varmış demek ki. Sesleri sahili şenlendiriyordu. Kumsala iyice yaklaşmışlardı. Birden küçük kızımın çığlık sesiyle irkildim. Ablası ve ağabeyi panik olmuşlar. Anne diye bağırıyorlardı.

Yerimden fırladım kendimi denize atım. Sonra yüzme bilmediğim geldi aklıma kıyıya doğru kardeşlerini çekmelerini söyledim.  Zorda olsa çocuklar kenara çıkmayı başarmışlardı.

Kızımın ayağı kanıyordu. Sağ ayağının yan tarafında derin bir kesi oluşmuştu. Hemen deniz suyu ile ayağını yıkayıp kanayan yere olanca gücümle bastırmaya başladım. Oğlum ve kızımın yardımı ile çocuğu kumsala Yatırdık. Ayağını elimden bıraksam kanayacağını biliyordum. Ayağı yukarı kaldırarak kan akışını yavaşlatıp, bir taraftan da eşime çabuk dönmesi için sesleniyordum. Bir türlü dönüp gelmiyordu. Çocuklarda seslerini duyurmaya çalışıyorlardı. Yarım saat kıyıda kan durdurma mücadelesi verdik. Sıkıntıdan sırtımdan aşağı terim. Sızıntı yaparak aşağı bölgelere kadar iniyordu. Yanaklarım ateş atıyordu. Mangalın başında dururken böyle ateşlenmemişti.  Yüzümün kıpkırmızı olduğunu hissediyordum. Havanın kararması başlı başına içimi ürkütüyordu. Neden bu kadar uzağa gider ki diye söyleniyordum.

Çocuklarla yardımlaşarak kızımı çadırın yanına taşıyabilmiştik.  Oğlum yataklardan birini pompa ile şişirince çadırın içine taşıyıp yatırdık. Canının yanması bir yana ağlamasını durduramıyorduk. Sesi kısılmaya başlamış derin hıçkırıklar tutuyordu.

Yaktığım mangalın ateşi sönmüş Ortalık iyice kararmıştı. Birbirimizi zor görüyorduk. Evden çıkarken fener almak aklıma gelmemişti. Nedense ay ışığı da henüz çıkmamıştı. Bu akşam yıldızları göremiyordum. Eğer mangala odun atarsa tekrar ateş yakabileceğimizi oğluma söyledim.  Oda gazete kâğıtlarını tutuşturmayı akıl etmiş biraz aydınlanınca odunlarda tekrar tutuştu. En azından karanlıkta kalmamıştık.

Nihayet eşim geldi. Benim paniklediğimi görünce telaşlandı. Çocuğun ayağını cam kesmiş dedim. Belki cam değildi o telaşla paslı bir teneke olma ihtimali aklıma gelmedi. Hem hastaneye gitme şansımızda yoktu. Eşim sakin ol bir şey olmaz çocuk uyuyor dedi.  Daha yeni uyutmuştum. Yara yerini selpakla kapatıp sera ile sarmıştım. Kızımın başından ayrılmak istemiyordum.

Eşim mangalın küllerini havalandırarak tekrar tutuşturmuş, ateş canlanınca etleri ızgaraya yerleştirip pişirmeye başlamıştı.

Ay bulutların arasından ara sıra yüzünü gösteriyor tekrar saklanıyordu. Çocuk uyuklayınca ben de biraz nefes aldığımı hissettim. Etlerin kokusu sarmıştı etrafı. Çok acıkmıştım biran önce pişmesini iple çekiyordum.

Eşime söylenmekten geri kalmıyordum. Ne vardı o adar çok açılacak.  Gittiğin yerden bir türlü gelmek bilmiyorsun demiştim. O da gayet sakin. “ Her zaman bu kadar güzel denizi bulma şansımız yok “demişti. Haksız da sayılmazdı. Sahil kenarları atıklarla doluydu temiz dediğimiz yerde bile cam parçaları ve teneke kutular pet şişelerden geçilmiyordu.  Sanki belediyeler çöpleri denize döküyorlarmış gibi düşünmekten kendimi alamadım. Ne yazık ki insanlar piknik yaptıkları alanları kirlettikleri için deniz kenarları çöplüklere dönmüştü.

Doğa eninde sonunda kendisini temizle intikamını da alır. Deniz dalgalarla birlikte getirdiği poşet ve pet şişeleri kumsala fırlatmıştı.

Etlerin kokusuyla denizin yosun kokusu birbirine karışınca ciddi bir şekilde acıktığımı hissettim. Daha pişmeden tavuklara saldırasım geliyordu. Hemen bir çoban salatası hazırladım.

Eşim bir taraftan pişen etleri bir tepsiye boca ediyor bir taraftan da yerlerine yenilerini yerleştirip pişirme işlemine devam ediyordu.

Pişmişlerden bir parça pirzola aldım. Aman Allah’ım bir et ancak bu kadar lezzetli olabilir dedim.  Eşimde anlaşılan sen çok açıkmışsın demişti. Salata ile o kadar güzel gidiyordu ki. Acıkmamış olsam bile çocuğun kanaması duruncaya kadar. Olanca gücüm tükenmişti.

Semaverdeki çay demlenince birkaç bardak çayı saldırırcasına içerek ancak kendime gelmiştim.

Kızım sakin uyuyordu. Onun için bir kumanya paketi hazırladım. Uyanınca yediririm diyerek yanına biraz uzanmayı tercih ettim.  Yorgunluktan ve çok yemekten bir ağırlık çöktü üzerime. Uyku ve uyanık kalma duygusu arasında bir his. Uyukluyorum… NURSEL YEŞİLYURT

CategoriesUncategorized

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Begin typing your search above and press return to search. Press Esc to cancel.